TESBİH
Öncelikle tesbihi tanımlamakla başlayalım, zira üzerinde çok az durulan fakat çok önemli bir ibadet.
Tesbih etme, Yaratan'ı tüm vasıflarıyla tanımak ve tanıtmaktır. Allah'ı eksik ve noksanlıklardan tenzih etmektir. Kur'an'da bir kelimenin hangi manaya geldiğini anlamak için o kelimenin geçtiği tüm ayetleri incelemek gerektiğini biliyoruz. O zaman tesbihi daha iyi anlamak için, Kalem suresindeki bahçe sahiplerini hatırlayalım. Bahçe sahipleri, yapacakları işe kesin gözüyle bakıp, ''Allah'ın izni''ni gözetmemişlerdi:
“Ilımlı olanı şöyle dedi: Ben size söylemedim mi? Tesbih etseydiniz ya!” (Kalem 28)
Bahçe sahipleri bir şeye kesin gözüyle bakmış ve kendilerini kusursuz kılarak, kendilerini, Allah'ın kusursuzluğunun önüne geçirmişlerdi. Aralarındaki ılımlı olarak nitelenen kişinin dediği gibi, ''tesbih etseydiniz ya!'' eğer tesbih etselerdi yani Allah'ın sistemini, vasıflarını içselleştirmiş olsalardı, bir yaprağın bile Allah'ın izni olmadan kımıldamayacağını bilirler ve kendilerinden bu kadar emin olmazlardı. Kendinden yüzde yüz emin olan insan, haddini bilmemiş olur. Sınırlı bir varlık olan insan, kendisini sınırsız olarak görmeye başladığında tıpkı bahçe sahiplerinde olduğu gibi kesin gözüyle baktıkları şeylerin talan olacağını bilmelidir. Tesbih etmek, kendini bilmek, Allah'ı bilmek ve evrendeki her şeyin işleyişinin nasıl olduğuna kulak kesilip ona göre davranmaktır. Tesbih eden kişi, Allah'ın sisteminde olup olmadığını yani Allah'ın, insan için öngördüğü sınırlara insanın ne kadar uyup uymadığını sorgulama faaliyetidir. Ne kadar da önemliymiş değil mi? Oysa boncukları dizip el ile çekmek çok daha kolay geliyor bize.
Evrendeki her şey belli bir düzende içindedir. Tesbih faaliyetini/Allah'ın sistemine ayak uydurma faaliyetini yalnızca bizler de yapmıyoruz. Ağaçlar, kuşlar, yer ve gökteki her şey Allah’ı tesbih ediyor. Allah’ın sistemine uygun hareket ediyorlar. (Bkz: İsra 44)
Biz de daima tesbih ederek O’nun sistemine uygunluğumuzu sorgulamalıyız.
''Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabbini övgüyle tesbih et; yine gecenin bazı vakitlerinde ve gündüzün iki ucunda da tesbih et ki hoşnutluğa erişesin.''(Taha 130)
Tesbih, her zaman yapılacağı gibi özellikle bu vakitlerde yapılması gerektiği söyleniyor. Sabah tesbihi, güne Allah'ı, O'nun sistemine sadık kalmayı hatırlayarak başlamak gibi; akşam tesbihi ise ''Bugün O'nun için ne yaptım? Yaptığım hatalar ve güzellikler neydi?'' şeklindeki iç muhakemenin yapıldığı, kendimizi gözden geçirdiğimiz bir faaliyet olarak düşünülebilir. Tesbih, güne başarlarken Allah'ın vahyine ayak uydurabilme bilinci, günü sonlandırırken de vicdan muhasebesi yapma bilinci verir. E tabii böylece daha takvalı olabilir ve Allah'a daha çok yaklaşmış olabiliriz.
Yine şu ayette, tesbihin tevekkül ile yan yana gelmesi de manidar. İkisi adeta birbirini tamamlıyor:
''Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan Allah'a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O'nun haberdar olması yeter.''(Furkan 58)
Kısacası, ''biz gerekeni yapalım, gerisi Allah'ın takdiri'' diyebilmeliyiz.
Tesbih bir nevi “aklama/Allah'ı kusursuzlaştırma” faaliyeti olduğu için aynı zamanda dışa vurulmalıdır.
Mesela birileri Allah’a iftira ediyor ya da Allah’ın vasıflarını başkalarına yakıştırıyor. İşte Rabbi tesbih ederek tüm bu çirkin durumları reddetmeli, onlara karşı çıkmalıyız.
Önce putları reddettiğimizi, nelerin şirk olduğunu söylemeli sonra ise nelerin şirk olmadığını anlatıp hakkı savunmalıyız.
Yusuf peygamber, hapishane arkadaşlarına tebliğ yaparken öncelikle neleri reddettiğini sonra ise hangi yolda olduğundan bahsediyordu:
''Önce bilin ki, ben, Allah'a inanmayan, ve ahiret gerçeğini tanımaktan ısrarla kaçınan bir toplumun izlediği yolu terk ettim ve atalarım İbrahim'in, İshak'ın, Yakub'un yolunu tuttum. Bizim herhangi bir şeyi Allah'a ortak tutmamız söz konusu olamaz.''(Yusuf 37-38)
ZİKR
''Gerekli ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah'ı anın. Tıpkı atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla.'' (Bakara 200)
Burada zikr kelimesi geçiyor. Zikr, “anmak, hatırlamak, hatırdan çıkarmamak.” Geleneksel manada ise, dil ile Allah’ın isminin anılması şeklinde anlaşılıyor.
Bakara 200’de, zikrin nasıl olduğunu söylemiş aslında Allah. Atalarınızı andığınız gibi hatta ondan daha fazla anacağız Allah’ı. Nasıl ki atalarımızı anarken dilimizle “ata, ata, ata...” diye tekrarlamıyoruz. Allah’ı anarken de “Allah, Allah...” demek manasız olur değil mi? Buradaki atalar benzetmesiyle şu söyleniyor aslında: Nasıl ki atalarımızı anarken, onların bizdeki emeklerinden, bizlere bıraktığı miraslardan bahsediyoruz, onları yad ediyoruz. İşte Allah’ı anarken de Allah’ın kullar üzerindeki haklarını, bize verdiği nimetleri hatırlayın, Allah'ı her daim bu şekilde yad edin deniyor.
Tesbih ve zikrin mahiyeti sandığımızdan da çokmuş değil mi? Allah'ın bir gün bize, ''tesbih etseydiniz ya!'' dememesi için bu ibadetlere de gereken önemi vererek hayata taşımak gerekir.
Şüphesiz ki en doğrusunu Allah bilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder